venedik'i geziyoruz, vol. 2

venedik civarında 10larca ada var. venedik de o adalardan sadece biri zaten. çok yakında bi yerde lido diye bi ada, güzel sahili varmış diyor hotel sahibemiz, hatta geçen gazetelerde gördüğüne göre dünyanın en güzel 10 sahilinden biri mi ne seçilmiş. e artık gitmek farz oldu diyoruz biz de ve venedikteki 2. günümüzün akşam üstüne doğru vapureyt ile lidoya doğru yola çıkıyoruz.

sahil güzel. insanlar güzel. saat biraz geç olduğuna kalabalık yavaştan dağılmaya başlamış. biz de bi saat kadar yüzüyoruz zaten. deniz süper, su süper. adriyatik denizinde de yüzmüş oldum ya, artık beni alanya kuş adası falan paklamaz herhalde :P hotel sahibesi abartmış ama sanki, çünkü öyle aman aman bi artısını göremedim ben sahilin. belki de biz tam yerine gitmedik, çünkü çok uzun bi sahildi.

denizden döndükten sonra acaip yorgun olduğumuzu farkediyoruz. yavaştan hotelin yolunu tuttuk. erken yatalım da yarın erken kalkıp son günü de iyi gezelim diyoruz.

o dar sokaklarda gezerken insanın karşısına ne güzellikler çıkacağı belli olmuyor. bazen kendini biran da koca bi meydan da buluyorsun, bazen yüksek bi kilisenin önünde, bazen de güzel bi kanal üzerinde birbiri ardına sıralanmış köprülerin dibinde.

merkezi yerleri tıklım tıklım. turistler her yerde. en çok turist fransadan geliyordu herhalde, çünkü italyanca kadar fransızca sesler de duyuyorum çevreden. bunun yanında yerli italyan turistlerin de sayısı az değil.

burası "santa maria della salute", venediğin en uç noktalarından biri. güzel bi bazilika var sol tarafımda. arkamda görülen yüksek kulenin olduğu yer ise "san marco" meydanı. hava sıcak, oy ne güzel, sıcak güzeldir :)

san marco meydanına gittik sonra. allahım dışarısı ana baba günü. müze var burada kocaman bi tane, bi de bazilika var. şu aşağıdaki bazilikanın içinden bi fotograf, çekmek yasaktı ben de gizlice çektim :D duvarları mozaikten, çok şatafatlı bi bazilika.

burada da san marco müzesinin salonlarından biri. allahım o ne büyük bi yer. orada salonun bi duvarında boylu boyunca bi resim var. insan yapmış olamaz onu diyoruz, şahane bi şey. 20 yılda mı ne tamamlamış artisti, parçalar halinede yapmış ve 150 nin üzerinde insan figürü işlenmiş resimde. helal olsun, pravo, tebrikler.

bu da grand canal üzerindeki 3 büyük köprüden biri. üzerinde alışveriş dükkanları falan var. güzel bişi.

köprüden fotograf çekiyorum. kanallar üzerinde ulaşım ve yük taşıma için kullanılan binumum her deniz araçını görebiliyoruz burada. sular temiz venedikte. gitmeden önce bi sürü efsane dinlemişim demek, hep şey duymuştum: kanallar kirli, heryerde çöp var, kokuyor falan. yok öyle bi şey. denizin mis gibi kokusunu heryerde duyuyoruz. anca işte şehrin en iç noktalarındaki akıntısı az olan kanallarda hafif bi koku var ki o da öyle aman aman değil.

venedik festivali diye tarihsel bi eğlence var. bu aktiviteler sırasında herkes enteresan kıyafetler giyip, değişik maskeler takarlarmış. aşağıdaki vitrinde de el yapımı maskeleri görüyoruz. sokaklarda, dükkanlarda, seyyar satıcılarda hep bu maskeler satılıyor. venedikin simgesi olmuş artık. 300 euroya da var, 10 euroya da var. herksin bütçene göre. casanova ve eyes wide shut gibi filmlerde de kullanıldı bu maskeler.

ben de aldım bi tane, eksik kalır mıyım hiç :D belki günün birinde maskeli bi baloya falan katılırım, elimin altında bulunsun :P

venedikte 2 gece, 3 gün geçirdikten sonra artık dönüş vakti geldi. ilk aksilik son vapur seferimizde geldi başımıza. hani demiştim ya önceki yazımda, vapureyt biletleri 6.5 € diye. biz de hesaplıyoruz acaba kaç bilete para vermeden bindik, ne kadar kâra geçtik diye. 65 € dan fazla bi kara geçmişizdir herhalde derken adamın biri geldi ve bize biletlerimizi sordu :D eyvah napıcaz şimdi biz derken 40 € cezayı yazdı bile adam :/ ama biz pasaportumuzu vermedik, ona işlenmesin diye çünkü takibi kolay olur, onun yerine ehliyeti ve nufus cüzdanını verdik. adam da ne anlasın onlardan, saçma sapan bi şeyler yazdı tutanağa :) 5 gün içinde ödeyin dedi ve gitti. biz de ödemeden kaçtık italyadan :D hahaha, kötüyüm ben kötüyüm kötüyüm...

arkadaşım almanyaya geri uçacak bense romaya tek başıma uçacağım. ama ben saf insan, havaalanı shuttle'ının saatlerine yanlış bakmışım. otobüsü kaçırınca benim uçak da kaçtı haliyle. allahtan arkadaşınki biraz daha geç bi vakteydi de o yetişti uçağına. ben ne yapsam ne yapsam diye düşünürken sonra tren aklıma geldi, uygun sayılabilecek bi fiyata bilet bulunca da romaya trenle gitmeye karar verdim. hem dedim geceyi de trende geçirmiş olurum.

velhasıl kelam, sıkıntılı bi süreçten sonra uçakla 50 dakika olan mesafeyi trenle 8 saate gittim ve romadaki ilk günüme biraz yorucu başlasam da ilerleyen saatlerde herşey güzel gitti gibi. taa ki...

arkası sonra :D

venedik'i geziyoruz, vol. 1

evet, sonunda bi kaç aydır tasarladığım italya gezimi gerçekleştirebildim. italya dediğime bakmayın, şimdilik sadece roma ve venedik. acısıyla tatlısıyla herşey pek bi güzeldi. neler yaşadım neler. tek tek anlatıcam hepsini :)

17si sabahı saat 10daydı uçağımız. frankfurttan venedike gidiyoruz. bi arkadaş da yanımda. ama frankfurt bulunduğum yere otobüsle 2 saat kadar uzakta. o yüzden sabahın 5inde kalkan ve tek otobüs olan servisi kaçırmamız lazım. neyse, ona gitmek falan bayağı sıkıntılı oldu, uykusuz bir gecenin ardından az biraz da stres yaşadıktan sonra havaalanına vardık ve uçağın check-in işlemlerinden sonra uçağa doğru yola koyulduk :)

uçağımız ryanair. süper ucuz biletleri olan hani. kalitesi tartışılır tabi ama o fiyata o kadarı fazla bile :)

venedik, süper bişi :) frankfurt havaalanına gitmek için çektiğimiz 5 saatlik sıkıntı sonrasında, uçağımız kalkıştan 50 dakika sonra venedike indi. hava sıcak. ohhh, ne güzel, özlemişim güneşi. almanyanın hergünü serin olan yazından sonra venedikin sıcağı iliklerime kadar işledi valla. pek de güzelmiş, e sıcağa alışmış bi millet olarak soğukta çok yaşıyamıyoruz galiba. he tamam fazla sıcak da kötü ama özletiyor kendini yine de be. o yüzden kimse demesin sen gel de türkiyeye görürsün sıcağı diye :)

sokaklar tam bi labirent, her ev birbirinin tıpkısının aynısı sanki, heryer heryere benziyor :) bi kitapçıdan koca bi harita aldık, iyi ki de yaptık yoksa haritayla bile kaç defa kayboluyorsa insan, haritasız ne hala düşerdik bilemiyorum yani :) venedikte arabalar kullanılmıyor. motorlu hiç bi taşıt yok. anca kanallarda taksi botlar var ki çok pahalılar, ya da gondollar var ki taksiden de pahalılar. en güzel ulaşım aracı ise vapureyt denen ve en geniş kanalda (grand canal) venedik adası boyunca gidip gelen yolcu vapurlar.

bunların da tek yöne biletleri 6.5 € :/ hehe, ama bilet kontrolü neyim yapılmıyor, e tabi ben bu durumda o kadar parayı verir miyim hiç. biz de hiç bilet almadık tabi ki :) bu konuda da başımıza bişi geldi ki sormayın, onu da bi sonraki yazıda anlatacağım.

pizza. italyan pizzası bu kadar mı güzel olur ya. valla canınız çekmesin diye anlatmasam mı diyordum ama anlatmazsam bu lezzetin hakkını vermiş olmam. incecik, üstü dolu dolu, kıtır mı kıtır. oyy. olsa da sabah akşam yesem :)

venedik eski bi liman kenti olduğu için, ve zamanında akdeniz ticaretine hakim olduğundan çok zengin bi şehir ve çok zengin bi kültürü var. bunu her kilisede, her devlet binasında hissedebiliyorsunuz. gösteriş ve ihtişam heryerde. yüksek kubbeler, kalın kolonlar, yüksek sütunlar.

venedikte sayısını şu an tam hatırlamıyorum ama 150nin üzerinde köprü varmış. e o kadar kanala az bile aslında :) bi de adayı baştan başa yaran bi büyük kanal var, onun üzerinde ise 3 büyük köprü. 3ü de eski, tarih kokuyor.

yemeklerden bahsetmeden geçemiyeceğim. öyle bi pizza fotografıyla yetinemem :) bu güzel lezzetleri herkes bilmeli. gidince oralara hepsinden denemeli, tabi paranın yettiğince :/ zira birazcık pahalıcana restorantlar. en başta makarnadan bahsetmek lazım. pek leziz pek güzel hafif de bir yiyecek. italyada makarnaya bi çok yabancı ülkede olduğu gibi yine pasta diyorlar ve ana yemekten öte ara sıcak yemek olarak sayılıyor. artık adamlar içine ne katıyorsa, daha önce hiç böyle güzel bi makarna, pardon pasta :), yemediğiniz kanısına varıyorsunuz.

değişiklik olsun diye bir de midyeli deniyorum. ilk midyemi pariste yemiştim, daha öncesinde türkiyedeyken bana pek iç açıcı gelmiyordu midye fakat artık müptelası oldum galiba. lakin türkiyede sokaklarda satılanlardan uzak durmak lazım herhalde, öyle adam akıllı restorantlarda yiyeceksin ki hem lezzetini alasın hem sağlığını koruyasın. güya fotografı yemeğe başlamadan önce çekicektim ama tabak önüme konar konmaz kokusuna dayanamadan daldım makarnaya :) ortasında allahtan aklıma geldi de, bi kare yakaladım hemen.

ve son olarak da ana yemeklerden biri, arnavut ciğeri gibi bişi. zeytinyağında soğan ve çeşitli baharatlarda kızartılmış karaciğerden oluşan leziz ve hafif bi yemek.

uff, öğle vaktinde, yemekten önce böyle yazı yazmak da hiç iyi gelmedi bana bak şimdi :) yarın da almanyadan ayrılıyorum diye buzdolabımda da bi şey yok. tühh, napcam ben :/

happy tree friends

happy tree friends uzun süredir izlediğim ve çok sevdiğim bi çizgi dizi. aşağıda da onun yayınlanan ilk bölümü var. oldukça keyifli ama mide bulandırıcı ve bi o kadar da akıllara zarar bi çizgi dizi :) cesareti olmayan izlemesin.




edit: istek üzerine bir iki favori bölümüm daha :)



Parisi geziyoruz, vol. 3

paris'te akşam üstü. gün yavaş yavaş geceye kavuşuyor. biz de planladığımız gibi artık eiffel'e varıyoruz. louvre'dan eiffel'e yürümek acaip uzunmuş, bunu yaşıyarak tecrübe ettik. halbuki o kadar yakın gözüküyordu ki 5 dakikaya varırız yaw dediydik :) herhalde yüksek yapılar şehrin her yerinden yakın gözüküyor, biz de yanıldık.

neyse, işte eiffel :)

etraf inanılmaz kalabalık. parisin en kalabalık mekanı olsa gerek. eiffelin önünde sonu görünmeyen bi bahçe var, ve üstü insan dolu. herkes şarabıyla, birasıyla, piknik sepetiyle gelmiş arkadaşlarıyla keyif çatıyor. çatılmıyacak gibi değil ki. eiffel'in endamlı görünümü, havanın temizliği ve çevrenin güzelliği insanların içine huzur veriyor. kulenin az gerisinde de seine (sen) nehri akıyor.

yukarıdan bakmak çok güzel olurdu bu manzaraya, lakin kuleye çıkmak için öyle bi sıraya girmemiz lazım ki sıranın sonu bile gözükmüyor, o kadar çok insan bekliyor yani. bi de kulenin de kapasitesi belli olduğu için insanları azar azar alıyorlar yukarı. bekleyemedik tabi biz de. artık başka sefere.

eiffel 20. yüzyılın başında paris'te düzenlenecek olan bi fuarda şehri temsil etsin diye yapılmış bi anıt. fuar sırasında oldukça dikkat çekmiş bi şey. lakin fuar geçtikten bi kaç yıl sonra, şehir komitesi kulenin yıkılmasını kararlaştırmış. çünkü sadece bi çelik yığını olarak düşünüyorlarmış. bunun yerine daha sanatsal ve anlamlı bi anıt yapmak istemişler. lakin daha sonra kimsenin gönlü razı olmamış yıkmaya, ve o gün bugündür şehrin simgesi olarak kalmış eiffel.

saat ilerledikçe hava biraz daha kararıyor ve eiffel'in ışıkları da yavaş yavaş yanmaya başlıyor. ilk yanan ışıklar avrupa birliğinin bayrağındaki yıldızları temsil ediyor.

kulenin civarında gönlümüzce vakit geçiriyoruz. daha sonra da bahçesinde güzel bi alanda yer bulup da çimlere yayıldık. az biraz dinlendikten sonra, vaktin de geç olmasıyla birlikte eğlence mekanlarına gidelim diye ayrılıyoruz buradan.

eiffel'den uzaklaştıkça onun ışıklar içinde ne kadar da güzel göründüğü bi kez daha farkediyoruz. mavi ışıklar arkada, devamlı yanıp sönen beyaz flaş ışıkları ise ön planda. en tepede de deniz fenerlerinde bulunan büyük fenerlerden bi tane. her tarafı ışıl ışıl.

pariste bir de gece yaşamını görelim diye yollara düştük. fakat bu canlı sokaklar nerelerdedir bilmediğimiz için, milletten nereyi duyduysak, oraya gitmeye karar verdik. bastille caddesi. evet, oldukça fazla bar, pub ve diskonun bulunduğu bi caddeydi. fakat biz yorgunluktan öldüğümüz için hiç birine girmek istemedik.

orada bi kenarda ayakta takılırken iki zenci adam yanaştı yanımıza ve fransızca bişeyler dedik. biz bişey istemediğimizi belirterek postaladık bunları. fakat bi 5 dakika sonra tekrar geri geldiler ve bu sefer ingilizce konuştular. do you want ash? :) yani ot ister misiniz? biz şaşırdık tabi, böyle bi şey ilk defa başıma geliyor, yani istesek oradan uyuşturucu ot alıp da kafaları çekebilirdik bi köşede :P

bu olaydan sonra ortamda daha fazla durmak istemeyip de hostelin yolunu tuttuk. bi de gece gece yolumuzu da kaybettik, metrodan yanlış durakta inmişiz meğersem :) işe bak ki bizim bindiğimiz metro da sonuncuydu, o saatten sonra başka yoktu. taksi tutalım diyoruz, ama hiç bi taksi durmuyor. dumur olduk. neyse, çevrede boş boş yürüdükten sonra bi taksi bulduk da hostelimize sağ salim varabildik.

ertesi günü verseille sarayına gitmek istiyorduk. burası şehir dışında bi yer, o yüzden erken kalkmamız lazımdı. fakat biz geç kalkınca ve de "le tour de france" (meşhur bisiklet yarışı) dolayısıyla da yolların bir çoğu kapalı olunca bizim verseille hevesimiz kursağımızda kaldı. neyse artık, biz de bisiklet yarışı için bekleyen kalabalığın içinden geçerek arc de triomphe (özgürlük meydanı)'na gidiyoruz.

burası napoléon bonaparte nin 18. yüzyılın ortalarında, zaferleri anısına yaptırığı bi anıt.oldukça büyük bi yer. lakin le tour de france yüzünden bu anıtın da tepesine çıkamadık. paris'i de bi yukardan izleyemedik yahu. neyse, içimizde kaldı ama :/

heidelberg'e dönüş otobüsümüze gitmeden önce paris'te son yemek. güzel bi mekan seçtik. biraz pahalıca olsa da yemekleri güzeldi.

uzun sayılacak bi otobüs yolculuğu ardından heidelberg'e gece 12 civarı vardık. evlerimizin bulunduğu tarafa gitcek olan otobüs yok. bizse o kadar çok beklemiştik durakta. neyse, bunu öğrendikten sonra taksiyle evimizin yolunu tuttuk. yorucu bi geziydi, evet, ama değdi. herşeyiyle çok güzeldi. ne çok yorulduğuma yandım, ne cebimden çıkan paraya. paris için helal-i hoş olsun :)

şimdi sırada venedik ve roma var. 17 ağustosta düşüyorum yollara. hele şu labtaki stajım bitsin de, ki onun da bi haftası kaldı :)

son bir hafta.

Parisi geziyoruz, vol. 2

bu fransız devrimi sıralarında, büyük küçük o kadar çok ayaklanma oluyormuş ki, artık polis ve asker teşkilatı bıkmış bunları yatıştırmaya çalışmaktan. gerçi polis teşkilatını sıktım, o devirde fransada polis teşkilatı var mıydı emin değilim, ama askerler vardı elbet :)

neyse efendim, işte bu ayaklanmalar sırasında parisin dar sokakları, ayaklanan halka büyük bi avantaj sağlıyormuş. çünkü bu dar sokakları zabdetmek ve kontrol altına almak halk için çok kolay oluyormuş. bu yüzden de dönemin kralı dar sokakları genişletme ve yeni geniş meydanlar yapma emri vermiş. böylece askerler, ayaklananlara daha rahat top atışı yapabilecek ve ayaklanan halk artık caddeleri kapatamadan dağıtılabilecek.

mimarlar da hakkını vermiş olayın cidden. o kadar geniş meydanlar ve caddeler var ki, insan karşıdan karşıya geçerken yoruluyor yaw, hem de bu sırada 3 kere falan trafik ışığına yakalanmak işten bile değil :)

şehrin en güzel yanlarından biri de işte bu geniş caddeler. otobanlar bile bu kadar geniş değilken, sen kalk şehrin ortasında böyle kocaman ferah yollar yaptır. güzel, çok güzel.

louvre'dan çıktıktan sonra gezmeye devam ediyoruz. hedefimiz notre dame kathedrali. bunun için sen nehri üzerindeki "ile de la cite" adasına geçmemiz lazım. bunun da en güzel yolu meşhur pont neuf'ü kullanmak. yani nam-ı diğer aşıklar köprüsü. kral bilmem kaçıncı henry burada kız arkadaşlarıyla buluşurmuş zamanında. sonrasında da hep aşıkların buluştuğu yer olarak yer etmiş akıllarda. ve günümüzde bile en popüler buluşma noktasıymış.

çok yorulduk, çok. louvre'da 3 saat boyunca yürümek bizi yordu ve acıktırdı. notre dame a aç karnına girmek istemiyoruz. önce güzel bi sokakta kafamıza göre bi restoranta girdik. yemek isimlerinden pek anlamayınca öyle kafamıza göre bişiler söyledik :) listede anlamadığımız bi aperatif yemek için garsondan yardım istedik ki adam ingilizce bilmiyormuş. meğer yemek midye tavaymış, lakin adam anlatamayınca bunu gitti mutfaktan bi kaç midye getirdi de anca anladık :) ben de hayatımın ilk midyesini orada yemiş oldum. beğendim de çok. güzel bişi. temiz bi mekanda sık sık yemek lazım.

yemekten sonra notre dame kathedrali. romanlara ve filmlere hatta şarkılara konu olmuş bi kilise. etkileyici gerçekten. devasa bi yapı. içerisi acaip geniş ve zevkle döşenmiş. etrafta binlerce turist var. içeri girmek için önce uzuuun bi sıraya girdik ama içeri girmemiz de çok uzun sürmedi allahtan.

oralarda bir kaç saat daha takıldıktan sonra nehir kenarından ilerleyerek tekrar louvre meydanına gidiyoruz. güneş yavaş yavaş batmak üzere. artık eiffel kulesine doğru yol almak lazım.

paris... güneş batarken bile bi başka güzel bu şehir. ama biz batışını eiffel den izlemek istiyorduk ki kısmet değilmiş, yetişemedik. meğer bu eiffel gördündüğünden çok daha uzaktaymış louvre'a. yürümek epey bi vakit aldı. ama parisin sokaklarında yorgunluktan canım çıkana kadar yürümeye razıyım ben. hele eiffel yolunda yorulsam da hiç koymaz bana :)

bu fotograf nereden çıktı hatırlamıyorum valla. yüklemişim, şimdi silmeyeyim dedim. ama bu da eiffel'den dönüşte pont neuf metro durağında çekildiğimiz fotograf galiba. inanır mısınız, bu metro hatları 100 yıldan daha eskiymiş. helal olsun be. adamlar ne zaman neyi düşünmüşler. biz daha toprağın üstüne demir ağlar örememişken, adamlar yer altını 100 yıl önce oymuş.

Parisi geziyoruz, vol. 1

paris...

yıllardır gitmek istediğim şehir. sonunda geçtiğimiz hafta sonu gitmek nasip oldu. 2 gün, 1 gece. cuma günü gece otobüsle yola çıktık heidelberg/almanya'dan, cumartesi sabah paris/fransa'daydık. sabah sabah sadece çöpçüler vardı çevrede, başka pek insan yok. dükkanların neredeyse hepsi kapalıydı. açık olanlar da kahvaltılık satan yerlerdi. hatta onlar bile yeni yeni açıyordu kepenklerini.

otobüs garından metroya bindik ve hattın geçtiği duraklardan kulağa en popüler gelen yerde indik: opera.

hava az biraz soğuk. sanki yağmur yağıcak gibi. diğer arkadaşlar eyvah gün berbat geçicek diye düşünüyorlar. bense hayli ümitvari bi şekilde günün ilerleyen saatlerinde çok güzel bi havanın bizi beklediğini söylüyorum. umut ediyorum aslında :) parise gelmişim o kadar, şehir de bana bi güzellik yapsın artık. güzel günlerden birini sunsun bana. aşığım ben bu şehre.

sonunda açık bi yer bulduk. açlıktan ölüyoruz :) fransız ekmeğiyle yapılmış güzel bi tost yiyoruz burada. saat hala sabahın erken saatleri.

kahvaltıyı yaptıktan sonra, operadan louvre müzesine giden yolu arıyoruz. kayboluyoruz da bi güzel :D sokaklar arasında dolaşırken bi türk mahallesine giriyoruz. pub gibi bi yerde insanların türkçe konuştuğunu farkedince yer yön soruyoruz onlara. ve aslında louvre'a tam ters istikamette gittiğimizi anlıyoruz :)

neyse, sonra tekrar geri yolu yürüyerek, bu sefer haritada yazanlara daha dikkat ederek buluyoruz louvre'un bulunduğu meydanı. bu da o meydandan eiffel kulesinin manzarası. fakat orası bekliyecek biraz. akşam üstü gitmeyi planladık oraya.

işte louvre'un meşhur cam piramidi. içine girmeden önce bi kaç fotograf çekiliyoruz.

ve artık içerdeyiz :D

louvre dünyanın en büyük ikinci müzesiymiş anladığım kadarıyla. birincisi ise ingiltere'de bulunan british museum. yanlız louvre bu kadar büyükken, orası ne kadardır acaba aklım hayalim almıyor. louvre 3 katlı bi yer ve 3 büyük bloktan oluşuyor. içeride kaybolmamak işten bile değil ki biz çok defa kaybolduk :)

eserler bi harika. bina bi harika. heryer buram buram kültür kokuyor. dünyanın 4 bir tarafından tarihi eserler. gez gez bitmiyor.

en çarpıcı noktalardan biri binadaki duvar ve tavan işlemeleri. koskoca salonlar bile inanılmaz incelikle birer sanat eseri harikasına çevrilmiş.

insan evladı bunları nasıl yapar diye çok kafa yorduk ama şaşkınlığımız azalmadı ve sorularımıza cevap da bulamadık.

yahu merdivenle çıkıp da adam ters bi şekilde nasıl çizer bunları tavana. aklım almıyor. hayır, yapıştırmaya da benzemiyorlar. sanki direk olarak tavanlara, duvarlara işlenmişler.

mısır eserleri bölümündeyiz. en ilgi çekici şeyler mumyalar ve mezarlar oluyor tabiki de. bu da mumyalardan biri. özel bi camekan mekan içinde muhafaza ediliyor. yahu düşünsenize, zamanında bu adam o kadar parasını biriktirmiş, cenazem artistik olsun diye kendini böyle yaptırmış. şimdi de insanlara sergi olmuş. çocuklar için gülünecek malzeme olmuş. yazık.

ha bi de kendilerini mumyalatmak yetmiyormuş gibi bi de ev hayvanlarını da öyle yapmışlar. kedi, köpek, çeşitli kuş türleri, hatta balıklar bile. evet, resimde gördükleriniz onların gerçek mumyalarıdır.

3 saat kadar gezdik içeride. dile kolay. vaktimiz olsa bi gün de ayrılır bu müzeye, iki gün de. ama yorulduk artık. devam etmeden önce içerideki salonlardan birine konulmuş koltuklarda dinleniyoruz.

ve mona lisa... çok uzak bi mesafeden izleme olanağı var. gerçi buna da şükür. resim zarar görüyor diye tamamen de kaldırabilirlerdi. beklediğimden daha küçük boyutlarda :) ne bilim ben böyle daha büyük bi şey bekliyordum. aslında pek de numarası yok işte ama kitaplara ve filmlere çok konu olunca haliyle pek de popüler oluyor.

heykellerin bulunduğu salonlardayız. sayılamıyacak kadar çoklar. çoğu eski roma, yunan medeniyetlerinden kalma. ben de böyle dikkatle inceliyorum. "bak bak bak, adamlar yapmış bea. ii de aga bunlara ne kadar mermer harcamışlardır!?" (bkz. dünyanın en yüzeysel adamı :P ). aha ha ha :)

heykellere devam.

hala heykellere devam.

o kadar çoklar ki bi kısmı da halen resterasyondalar. helal valla adamlara. çok sağlam toplamışlar zamanında. bi yandan savaşlarda çatışırken bi yandan da eserlerin hepsini kaçırmışlar parise.

eveeet. artık louvre dan çıktık. ve bir de ne görelim. hava mükemmel. almanyada bile böyle güzel hava yoktu. dileklerim gerçekleşti :) paris güzel yüzünü gösterdi. güneş ışıl ışıl. insanlar cıvıl cıvıl :) paris acaip kalabalık. fransızcadan çok diğer diller duyuluyor. e olacak o kadar artık, dünyanın en çok turist alan şehri.