klipsli ets

12 gün kadar önce bi ameliyat geçirdim. adı klipsli ets. burada yazayım dedim çünkü belki google'da aratanlara falan faydalı bilgi olmuş olur. ilgisi olmayan okumayabilir ;)

klipsli ets nedir önce ondan bahsedeyim. bu ameliyat el ve ayaktaki aşırı terlemeleri engellemek için T4 adlı sempatik sinirlerin belli bi noktadan titanyum klipsler ile bağlanması oluyor. yanlız bu ameliyatın işe yarıyabilmesi için üç şart var: bu terleme hastalığı çocukluktan beri var olacak, kişi geceleri terlemeyecek ve yakın ailede en az bir kişide daha aynı sorun olacak. çünkü geceleri de terleyen bi insanda sinirlerle alakalı değil de horman ya da benzeri faktörlerle alakalı bi hastalık olması olası. çocukluktan gelmeyen ve ailede başka birinde olmayan bi hastalıksa yine sinirlerle alakalı değil, belki depresif bi şey yüzünden belki de yine hormonal bozukluk yüzünden gerçekleşmesi olası.

hormonal bozukluktan kaynaklanıyorsa (tiroit bezi, guatır, hipotalamus bozuklukları gibi), bunun çözümü klipsli ets olamaz. bu durumda hastalık daha ciddi boyutlardadır, ve ciddi hastalıklara gebe olabilir. derhal doktorunuza danışın.

T4 adlı sempatik sinirlerin çalışma düzenlerini kaybederek aşırı çalışmaları sonucu ellerden ve ayaklardan yoğun terleme gerçekleşiyor. bu hastalık kişiyi bir çok yönden etkiliyor. sosyal ve psikolojik açıdan sorunlar yaratıyor. bu sorunları, hastalığı yaşamayan anlayamaz. "amaan, onlar da dert mi" der geçer. çünkü bu tepkiyi çok aldım, oradan biliyorum. ama dilerim bu sıkıntıyı kimse yaşamasın, gerçekten büyük bi dert çünkü.

klipsli ets artık buna çözüm. yaklaşık yarım saat kadar süren, ve genel anestezi altında yapılan kolay bi ameliyatla bu dert ortadan kalkıyor. iki koltuk altından da üçer tane yarım santimlik delikler açılarak kapalı ameliyat gerçekleştiriliyor. gerçi doktoruna göre uygulama aşamasında ufak farklılıklar olabiliyormuş. ben kendi yaşadığımı anlatıyorum.

ameliyattan sonra hastanede bi gece müşade altında tutuluyor hasta. bu gece biraz sıkınıtılı olabiliyor. gerek narkozun etkisi, gerekse de ameliyattan kalan ağrılar gece boyu hastayı rahatsız ediyor. ama öyle dayanılmayacak düzeyde değil. ayrıca takip eden bi hafta boyunca göğüs, sırt ve bel kısmında ağrılar duyulabiliyor. ama bunların da büyük çoğununluğu ağrı kesicilerle geçiştirilebilir düzeyde.

narkozun etkisinden kurtulup da gözlerinizi açtığınızda ve bilinciniz yerine geldiğinde, artık el ve ayaklarınızın kupkuru ve sıcacık olduğuna şahit oluyorsunuz, ve içiniz huzur kaplıyor, ağrınız olmasına rağmen etrafa gülücükler falan atabiliyorsunuz :)

ameliyatın bendeki yan etkileri, göbek ve bel kısmında, ayrıca diz kapağı ile ayak bileği arası bacak kısmında terlemenin farkedilir derecede artması oldu. ama bu da katlanılabilir bi düzeyde. eskiden el ve ayaklarımdan daha fazla terlerdim.

yalnız şöyle bi şey var, el ile birlikte olan ayak terlemeleri bazen bu ameliyat ile çözüme kavuşturulamayabiliyor. hastaların yüzde 60ında ayak terlemeleri tamamen geçerken, geri kalanında ya azalıyormuş ya da aynen devam ediyormuş. ben şanslı kesimdeydim de ayak terlemesi sorunundan da neredeyse kurtuldum :)

istanbul medipol hastanesinde, göğüs cerrahisi bölümünde, dr. tamer vardaloğlu tarafından ameliyat edildim. özel hastane olmasına karşın ssk ve bağkura indirimleri var. ben babamın emekli ssk'sından yararlandım ve yüzde 55 kadar bi indirim yaptırdım.

sorusu olanlara elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım. tüm hastalara geçmiş olsun :)

--

ekleme (1 aralık 2009):

ameliyatı olalı bir yıldan fazla bi süre geçti. avuç içi terlemem geçen kışa göre daha fazla, vucut terlemem de ameliyattan sonra artmıştı, onda bi değişiklik yok. ameliyatı olmasa mıydım diye düşünüyorum bazen. evet, elimdeki terleme eski seviyesine göre oldukça azaldı ama doktorun vaadettiği seviyede bi azalmadan da söz edemem. karar sizin.

--

ekleme (10 ağustos 2010)

vucut terlemem yaz aylarında inanılmaz artıyor. vakti zamanında el terlemem varken çektiğim sıkıntıları şimdi vucut terlememden dolayı çekiyorum diyebilirim. el terlemesi ise halen çok çok az düzeyde. tamer vardaloğlu'nun samimiyetine artık güvenmiyorum. ameliyat için bence hemen karar vermeyin. ben şimdi de vucut terlemesini azaltacak yöntemler bulmaya çalışıuyorum. e ne anladım ben bu işten!!!

roma'yı geziyoruz, vol. 3

heyecan, adrenalin ve yorgunlukla geçen bi gece geride kaldı. hayatımda bi ilki yaşayarak sokaklarda kaldım, istasyonda uyuduğum için kovuldum, parkın birinde bankta geceyi geçirdim, hırsızın biriyle yüzyüze kaldım... fakat herşeyiyle güzeldi, herşeyiyle bi başkaydı, herşeyiyle benim için bi ilkti.

italyadaki son günümde sabah 8 gibi vatikana vardım. çevredeki kalabalık yavaş yavaş farkedilir düzeye geliyordu . ben de hemen st. peter bazilikasına girmek için sıraya girdim. hristiyanlık aleminin ilk papasının adını taşıyor. erkenci olduğum için bi kaç dakika içinde kendimi bazilikanın içinde buldum. alın site müthiş bi kilise daha. kiliseler içinde belki de en gösterişlisi, en görkemlisi, en şatafatlısı.

yüksek kolonlar, mermer zemin, işlemeli duvarlar, boyalı tavan, heykeller, resimler, sunaklar... herşeyiyle tam bi efsane.

bazilikanın sahip olduğu en önemli eser şüphesiz ki michelangelo'nun ünlü "pieta" adlı heykeli. madonnanın (bakire) çarmıhtan yeni indirilen isayı kucağına alıp da onun için gözyaşı dökmesini anlatan bu heykel 1972 yılında bi fanatik tarafından saldırıya uğradığı için artık ancak camekanlı bi korumanın ardından izlenebiliyor.

st. peter bazilikasından sonra vatikan müzesine geçiyorum. buraya girebilmek için ucu görünmez bir sırada güneş altında yaklaşık 45 dakika kadar beklemek zorunda kaldım. ama değdi gerçekten. müze cidden büyük ve kapsamlı. çok değerli eserler içeriyor. baş döndürücü güzelliklere şahit oluyorsunuz içeride. öncelikle uzun mu uzun koridorlardaki tavan işlemeleri göze çarpıyor.

bu fotografta çok belli olmasa da içeride muazzam bi kalabalık var. bu kalabalıkta adım adım ilerlerken ben de şaşkınlıkla etrafı izliyorum. aslında herkes akın akın ve heyecanla bi odaya doğru gitmeye çalışıyor. buraya giderken de etrafı izliyorlar. hedef: sistin şapeli.

bu şapeli önemli kılan unsur yine michelangelo. onun eserleri odada ama bu sefer heykelleri değil, boyamaları. en büyük ve önemli olanlar "ademin yaratılışı" ve "son yargı" adlı temsilleri.

"son yargı" adlı şaheseri karşı duvarda görebilirsiniz. boylu boyunca kocaman bi resim. resmin merkezindeki isa. michelangelo hristiyanlık tarihinde isayı çıplak olarak resmeden ilk sanatkar. zamanın papası buna çok kızmış olsa da michelangelo sansüre inatla hayır demiş. fakat kendisi öldükten sonra papanın yaptığı ilk şey bi ressam tutup da isanın kucağına ufak bi örtü çizdirmek olmuş :)

tavanda ise (fotografta üst tarafta) ademle tanrı resmedilmiş. tanrı (güçlü, kuvvetli, bilgili ve hayat dolu olan sakallı ihtiyar) ademe (zayıf, çıplak, güçsüz, ve bilgisiz olan genç) hayat verirken.

sistin şapelinde yaklaşık bi yarım saat geçirdikten sonra müzenin diğer yerlerini de geze geze çıkış kapısına doğru ilerliyorum. koridorlardan birinde büyük bi resimde ademle havanın yaratılışı vardı. oldukça ilginç geldiği için onun da resmini çektim :)

vatikan müzesinin de sonuna gelmiş oldum böylece. çıkışa gitmek için müzenin egzantirik merdivenlerini kullanırken bi çocuğun poz vermek için bu şekilde yere yatması herkesi kahkahalara boğdu, ben de yakaladım pozunu :)

yorgunluktan bitap düşmek üzereyim. saat öğlen 3 gibi ama ben artık bi adım daha atmakta zorlanıyorum. iki gecedir iyi uyuyamamış olmam bundaki tek etken. he tabi, bi de şehri hep yürüyerek gezmek istediğim için bu da beni çok yoruyor. frankfurta dönüşüm akşam 10 gibi olmasına karşın ben erkenden havaalanına gittim. orada rahat bi koltukta biraz uyuyabilmek için :)

heidelberge döndüğümde cebimdeki nakit para tüm suyunu çekmişti :) hatta gecenin 4ünde eve girdiğimde 2 euro kadar içerideydim bile :) taksiyle geldiğim için taksiye 2 euro eksik verdim, hemen eve çıkıp da alıp verdim taksiciye onu da.

herşeyiyle eşsiz bi gezi oldu benim için italya. almanyada staj yapmak büyük bi şanstı. avrupada bu kadar gezdiğim için midir bilmem ama amerikadan çok daha güzel geldi bana avrupa. farklı kültürler, farklı ülkeler, farklı yaşamlar... avrupa, amerikadan çekici geliyor bana artık.

yüksek lisans başvurularımı yaparken de amerikayı hiç düşünmeyeceğim muhtemelen. başta almanya olmak üzere, ardından sırayla ingiltere, avusturya, isveç ve isviçreyi deniyeceğim. belki hollanda ve danimarkadan da bi yerler düşünebilirim. tabi herşey düşünmekle olmuyor, bi de başvurduğum yerlerden kabul görmem lazım gidebilmem için :)

roma'yı geziyoruz, vol. 2

roma'da ilk gün gayet heyecanlı geçiyor. şehrin görülmeye değer yerleri genelde merkezde toplandığı için heryere yürüyerek gidilebiliyor, ve bu şekilde gezmek daha bi heyecanlı çünkü karşına süpriz şeyler de çıkabiliyor sokak aralarında. foro romano ve palatino kalıntılarını gezdikten sonra trevi çeşmesine doğru yola çıkıyorum. elimde harita, kimi zaman kayboluyorum kimi zaman doğru yol üzerinde ilerliyorum.

trevi çeşmesine vardım sonunda.

etraf oldukça kalabalık. herkes havuza para atmakla meşgul. bu çeşme için bi efsane var. şöyle ki, havuza sırtını dönüp de sol omuzu üzerinden para atan insan roma'ya ömrü hayatında kesin bi kere daha gelirmiş, ayrıca tuttuğu dilek de gerçekleşirmiş :)

buraya iki tane para attım; biri benim için, biri de bi arkadaşın ısmarlama dileği için :) bakalım romaya tekrar ne zaman gideceğim.

trevi çeşmesinde biraz takıldıktan sonra ispanyol merdivenlerine gideyim diyorum. buranın adı vakti zamanında merdivenlerin sonunda bulunan ispanyol elçiliğinden geliyormuş. meydanın asıl ünü barındırdığı alışveriş dükkanlarından geliyor. dünyaca ünlü giyim kuşam firmalarının dükkanları var her tarafta, ve fiyatları astronomik düzeyde. zenginlerin alışveriş mekanı yani.

ispanyol merdivenlerinde yeterince oyalandıktan sonra hedefim popolo meydanı. şehrin göbeğinde kocaman bi meydan. bi ucundan bi ucuna giderken insan yoruluyor, o derece büyük.

bi de bu meydana tepeden bakmak için hemen yakınında bulunan galoppatoio tepesine tırmanıyorum. burada güzel bi bahçe beni karşılıyor. şehir çok güzel görünüyor. artık akşam üstü yaklaştığı için havada hafif bi meltem, ve güzel bi serinlik. bu parkta, ağaç altında gölgelikte kalan bi bankta biraz uzanıp da kestiriyorum. etraf cıvıl cıvıl. çocuklar, sevgililer, turistler, yaşlı teyzeler ve amcalar. herkes gölge bi yer bulup da serinleme derdinde, ya da ağaçlar altında hoş bir yürüyüş için buradalar.

akşam oluyor. vatikana doğru bi gidiyorum, yarın neresinden başlasam gibisinden planlar yapmak için. oradan dönüşte artık yavaş yavaş hostelime gideyim diyorum. saat geç oluyor ve ben epey bi yoruldum, uykum da geldi. tam otobüse binecekken aklıma geliyor: benim önceki gün check-in yaptırmam lazımdı hostele, bi gün geç gitmiş olacağım şimdi çünkü uçağımı kaçırıp da trenle geldim ya, ama telefon edip de haber de vermedim, eyvah şimdi bunlar benim rezervasyonu iptal etmiş olmasınlar :| nitekim öyle de olmuş. telefon edip sordum, başka boş yerleri de yok. ühüüü. ben o kadar ucuza nereden yatak bulacağım başka. neyse dedim, vardır herşeyde bi hayır.

akşam oldu, güneş battı. madem hostelime gidemiyorum, hem şu meşhur yapıların gece ışıklandırılmış halini görürüm hem de hotellere fiyat sorarım diye karar alıp dolaşmaya başlıyorum etrafta.

sokaklarda gezerken ilginç süprizlerden biri de bu sokak sanatçısıydı. adam koca bi tabloyu yere yapıştımış boyamaya devam ediyor. isteyen de adamın yanındaki kutuya para atıyor. adam da gayet başarılı.

neyse efendim, saat epey geç oldu ve ben gecesi 50 eurodan ucuz bi yer bulamadım :| sadece 6-7 saat bi şey uyuyacağım ve bunun için o kadar para bayılacağım he!? yok, vermem :) inat ettim. bugün hayatımda hiç yapmadığım bi şey yapacağım, sabaha kadar sokaklarda kalacağım! radikal bi karar evet.

uykum gelince tren istasyonuna gittim ve orada bi yerde saat 1 e kadar uyudum, fakat 1de adamın biri geldi ve uyandırdı beni. meğer o saatten sonra sabaha kadar koca istasyonu kapıyorlarmış :| böylece benim gibi otellere para bayılmayan uyanık turistler istasyonda uyuyamıyacak :)

tren istasyonundan kovulduktan (!) sonra aklıma kolezyumun oraya gitmek geldi. uyuyacak bi bank bulabilirim diye düşündüm. nitekim öyle de oldu. orada bi parkta kolezyum manzaralı bi bank buldum ve kıvrılıp uyudum hemen :D

gece saat 3 buçuk civarı pantolonumun cüzdan cebinde bi el hissettim. eyvaaah! fırladım banktan, ve karşımda 30-35 yaşlarında bi adam gördüm :| bağırdım: what the fuck are you doing man? :D türkçesini yazamam şimdi, terbiyem müsade etmez. neyse efendim, adam da korktu benden. ingilizce biliyormuş meğer, dil dökmeye yalvarmaya başladı. ya işte çok özür dilerim, parasız kaldım, kendimi kaybettim, ne yapacağımı bilemedim falan fıstık. neyse, ben de dedim affettim madem, yapma bi daha böyle bi şey. sonra oturduk adamla muhabbet etmeye başladık :D

türkiye'den olduğumu falan söyledim. adam da meğer istanbul'da çalışmış iki yıl kadar, güya seyyar satıcılık yapmış (belki de seyyar yankesici :P ). neyse, arada bi kaç kelime türkçe falan da konuşuyoruz. sonra dedi adam, bu parkta kalma, ileride bi polis istasyonu var, ya oraya yakın bi yerde bi bank bul, ya da git kolezyumun dibinde uyu. oralarda kameralar ve güvenlik görevlileri çok olduğu için kimse bi şey yapamaz. yaklaşık yarım saat kadar konuştuktan sonra da yaptığı şey için tekrar özür dileyip gitti yoluna.

tarif ettiği polis istasyonunu bulamayınca kolezyumun dibinde oturacak bi yer buldum. ama artık uykum kaçmıştı. bi daha uyuyamazdım. ben de oturdum ipodta film falan izledim. çevrede dolaşan insanları, benim gibi geceyi sokaklarda geçirmek isteyen turistleri gözlemledim. sabah saat 7 gibi de vatikan için yola koyuldum artık.

roma'yı geziyoruz, vol. 1

venedik'te uçağımı kaçırdıktan sonra romaya gitmem sıkıntılı oldu bayağı. uçakla 50 dakikada gidebilecekken trenle 8 saatte anca gidebildim :| tren biletimi aldıktan sonra, arkadaşımı frankfurta doğru yolcu ettim ve ben venedik'te bi kaç saat daha takıldım bi başıma. tren saati geldiğinde, trenimi buldum ve bindim. bi de ne göreyim: her tarafta garip insanlar. hani insanları dış görünüşüne göre katagorize etmek ayıp tamam ama ya ne bileyim içim ısınmadı işte tiplere. neyse, sonra boş bi kompartıman buldum ve oturdum derken yorgunluktan da hemen uyumuşum zaten.

yaklaşık bi saat kadar sonra uyandığımda ise kampartımanın yine o insanlarla dolduğunu gördüm :S neyse dedim içimden. bi şey olmaz, ben vesvese yapıyorum kesin.

romaya indiğimde sıcakcık bi hava karşıladı beni. sabah saat 7. her taraf kalabalık. turistler her yerde. ama tren istasyonundan uzaklaştıkça kalabalık da azaldı. ilk hedefim kolezyum. sabah erkenden gideyim de sırada çok beklemiyeyim dedim. nitekim öyle de oldu, içeriye ilk girenlerden biriydim.

içeriye giriş biraz pahalıya patladı :/ ama bi kez geliyoruz yaw roma'ya, vereceğiz mecbur, zaten böyle giden paralarda da pek değilim, gezilerde her ufak hesabı yapmaya kalkışsan gezdiğinden hiç bişi anlamazsın herhalde. neyse, içerisi gayet hoş, büyük ve kocaman bi yapı.

ama yıpranmış çok. tarih boyunca tüm eserleri sömürülmüş. mermer kaplamaları falan varmış, fakat hep çalınmış kilise yapımları için ve zenginlerin sarayları için.

romaya hıristiyanlık girdiği zaman burası da nasibini almış hemen. kolonlardan bazılarında haçı görüyoruz.

kolezyum roma'nın simgesi. roma diyince akla gelen ilk şey. ikincisi ise vatikan, ama ondan sonra bahsedeceğim. kolezyumdan çıktıktan sonra yan tarafında bulunan foro romano meydanına girdim. çok büyük bi alan. burası da antik romanın simgesi diye tanımlayabileceğimiz bi yer. dükkanlar, çarşılar, evler, ve diğer alanlar hep burada birikmiş zamanında. fakat artık bi harabeden öteye hiç birşeyi kalmamış. her taraf yıkık dökük. ancak dışarıdan görebiliyoruz binalarını, içlerine girmek yasak. sıcağın altında biraz da zor oluyor bu koca alanı gezmek ama yine de keyif verici bir gezi oluyor benim için.

sütunlardan çoğu yıkılmış ya da çalınmış. ancak iki elin parmakları sayısınca sutün kalmış koca alanda ki bilen bilir eski romada en çarpıcı mimarı eserlerden biri sutünlardır. o yüzden bu alanda da zamanında yüzlerce sutün yükseliyormuş.

foro romano'nun yanında bi de palatino alanı var. orası da antik romanın merkezlerinden biri. yine harabe tabi. yine sömürülmüş, yine yağmalanmış ve zamanında kaderine terkedilmiş. son zamanlarda yapılan girişimler sayesinde anca bi kaç parça şey kurtulabilmiş. heykellerden bile çoğu çalınmış, resimde benim oturduğum yerde aslında bi heykel olması lazımdı :)

pantheon antik romadan günümüze kadar zarar görmeden kalan tek eser. hatta yağmalanmanın aksine yüzyıllar boyunca düzenli olarak resterasyonu yapılmış ve eserleri zenginleştirilmiş. burası tüm tanrılara adak olsun diye inşa edilmiş kutsal bi mekan. ama hristiyanlık romaya girdikten sonra tabiki burayı da kliseye çevirmişler.

bu da modern sayılabilecek anıtlardan biri. yaklaşık yüz yıl kadar önce inşa edilmiş. "adsız askerin anıtı" adlı bi yer. oldukça ihtişamlı. fotografta çok hissedilmiyor ama merdivenler çık çık bitmiyor. en tepesine çıkıldığı taktirde ise tüm roma ayaklarınızın altında. tepeden, foro romano ve polatino hemen aşağıda gözüküyor. kolezyum ise biraz daha geride. romayı ortadan ikiye ayıran tiber nehrinin diğer tarafında ise vatikanın st. peter bazilikasının kubbesini zar zor seçebiliyorum.

anıttan sonra aşk çeşmesi olarak da bilinen trevi havuzunu görmek için yola çıkıyorum. romanın kalabalık sokaklarından geçe geçe ilerliyorum. roma da kültürlerin kaynaştığı şehirlerden biri. her türlü dili duyabiliyorsunuz gezerken, özellikle fransızca ve ingilizce ağırlıkta, tabi italyancadan sonra :)

dipnot: hasta yatağımdan yazıyorum bu yazımı. 2 gün önce çok ciddi bişi olmasa da cerrahi bi operasyon geçirdim. ameliyat işe yaradı, sağlığıma kavuştum lakin ağrıları bi kaç gün devam edecek.