bilkent'te terör

bu gün koskoca bilkent üniversitesi camiası terör kurbanı olmaktan kıl payı kurtuldu. 300, belki daha fazla insan son anda ölümden döndü. ben de dahil...

olay üniversitenin hukuk fakültesinin ve bilgisayar labratuarlarının bulunduğu B binasının 113 nolu sınıfının önünde oluyor 10:43 gibi, benim de o saatte aynı binada 105 nolu sınıfta fransızca dersim vardı. hemen karşı koridorda yani. biraz geç kalmıştım, ve kulağımda kulaklıklar hızlı bi şekilde B'ye girip merdivenlere yöneldim. bi de ne olsun; insanlar merdivenlerden koşturarak iniyorlar. hemen kulaklıkları çıkarttım, duyduğum şeyler “kaçın!”, “kadını öldürdüler”, “silahı var!”, “üzerinde bomba varmış!”, “canlı bombaymış!” gibisinden telaş dolu sözlerdi. birinci kata çıktığımda asansörün önünde bi kadın yüzü koyun yatıyordu. sonra aradan bi dakika geçmedi ki güvenlik görevlileri hemen boşaltmamızı istedi binayı. bomba ihtimaline karşı da kalabalık gruplar halinde bulunmamamızı istediler.

ben ilk başta birisinin öldürüldüğünü falan düşünmüştüm. hani olur ya, kıskanç aşık,kendisine yüz vermeyen kız arkadaşını öldürür (türkiyede çok olan bi durum maalesef). bomba diyorlar bi yandan ama inanmıyorum ben. abartıyorlar diyorum. bomba mı? bilkentte mi? yok artık...

heyecandan ve stressten mideme kramplar girdi ve bulantıdan kusmak üzere olmuştum. sakinleşmek için yaptığım bi kaç telefon görüşmesinden sonra alelacele yurduma çıktım. eşyalarımı aldıktan sonra da hemen ayrıldım bilkentten.

cidden çok kötü bi gündü. eğer o bomba patlamış olsaydı ben dahil 100lerce masum insan feci şekilde can vermiş olacaktı, bi o kadarı da çok ciddi şekilde yaralanmış olacaktı. bok yoluna gitmek demek böyle bi şey olsa gerek.

düşündükçe mideme kramplar giriyor halen :/

mısır'ı geziyoruz, vol.5

artık mısır'daki son iki günümüz. bu iki günü de kahirede geçireceğiz. hurghada'dan kahire'ye otobüsle geçtikten sonra öğle saatlerine yakın kahire'nin merkezindeki çarşıya geldik: han-ı halili. her türlü şeyi çok farklı fiyatlara bulabileceğimiz bi çarşı burası.

çarşıyı gezmeye başlamadan önce bi yemek yiyelim dedik ve hemen yerel bi lokantaya girdik. mekan pek kaliteli bi yere benzemiyor, hatta türkiyede öyle bi yere gitmeyiz herhalde çok paspal diye ama yakınlarda daha güzel bi mekan bulamadığımız için girdik işte. menüde genelde türkiyede de bildiğimiz yemekler var; kebap, köfte neyim.

arkadaşım güvercin istetti, bense köfte kebap. normalde her gittiğim ülkenin yerel lezzetlerini tatmak isterim ama mısırlıların yemekleri de hoşuma gitmedi, temizlikleri de. o yüzden zaten hiçbişiyi iştahla yememiştim, sadece karnım doysun diye yemiştim.

yemekten sonra dar sokaklar arasında gezmeye başlıyoruz. sokaklar genelde pis, hele çok daha ara ve arka sokaklara girdikçe pislik diz boyu. o yüzden merkezden çok uzaklaşmayalım diye karar aldık. sokakta bi tshirtçü gördüm, hem fiyatları uygun hem modeller güzel diye aldım 5-6 tane. yeğenlere ve kardeşime hediye olsun :)

bu çarşıda çok meşhur bi kahvehane varmış (adını şimdi hatırlamıyorum). gezerken ona denk geldik ve oturduk bi çay ve nargile içmek için. nargile mısırda çok yaygın bi şey, her yerde içiliyor. oldukça da ucuz. çayı da bi değişik yapıyorlar; normal bizim bildiğimiz şekilde demliyorlar siyah çayı ama servis yaparken bardağın içine bi kaç yaprak taze nane koyuyorlar. oldukça güzel bi lezzet katıyor çaya.

biz nargile keyfi yarparken burada, kına ile dövme yapan bi teyze geldi, biz de yaptıralım bi şeyler dedik. nasıl olsa kına bi kaç haftaya çıkıyor hemen.

dövmemi çok sevmiştim cidden. pek yakışmıştı, fakat acısı 2 hafta sonra çıktı :( meğer benim kınanın içine katılan ve siyah renk vermek için kullanılan bi kimyasala alerjim varmış. kolumda akrep şeklinde bi şişlik oluştu ve 2 ay kadar o şekilde gezmek zorunda kaldım, hem de kaşınıyordu :(
akşam otele dönerken taksi tuttuk 4 kişi. yol boyunca şöförle de muhabbet ettik ingilizce. işte nereleri gezebiliriz nasıl gidebiliriz falan. en sonunda da bize özel şöförünüz olabilirim beni kiralarsanız dedi, fiyatta da anlaşınca bağladık adamı ertesi gün için. normalde mısır parası olarak gayet iyi bi para verdik adama ama türk lirası olarak düşündüğümüzde çok karlı idi bizim için. hele 4 kişi olunca oldukça ucuza geldi kişi başı masraf.

ertesi sabah kahvaltıdan sonra otelin kapısında bulduk bizim taksiciyi. ilk hedefimiz kahire'nin hristiyan bölümü. önce kıpti müzesini geziyoruz. kendisi harika bi müze. hristiyan dünyasının ilk eserlerinden bolca var burada. yalnız, fotograf çekmek yasak olduğu için müzeden hiç fotograf yok elimde.

müzenin yanında askılı kilise var. evet adından da anlaşılacağı üzere kilise askılar üzerinde duruyor, yani altı boş.

yakınlarda ki başka bi kilise içinde ise bu küçük odacıklar var. vakti zamanında, din adamları dünyadan ellerini eteklerini çekerek bu odalara kapatırlarmış kendilerini ve uzun saatler boyunca dua ederlermiş.

eski kahirede bayağı bi vakit geçirdikten sonra yine atladık taksimize. bu sefer kaleye gidiyoruz. buradaki tek önemli şey kavalalı mehmet ali paşa camii. ama onda bile pek bi numara yok, türkiyedeki alalede bi camiden daha güzel değil açıkcası.

kaleden kahire manzarası enteresan görünüyor. sıvasız evler, bakımsız sokaklar, ilerilere doğru da tozlu bi hava... rehberin söylediğine göre, evlerin dış sıvaları ve badanaları yapılmadığı müddetçe ev tamamlanmış görünmüyormuş, o yüzden de konut vergisinden kaçıyorlarmış bu şekilde.

sonraki durağımız sakkara. kahirenin biraz dışında kaldığı için bu piramit alanı, taksici buraya gitmek istemiyor. fakat biraz daha para çıkıyoruz adama ve ikna oluyor götürmek için. bu basamaklı piramit de ilk piramit olarak biliniyor. ufak ufak tuğlalardan yapılmış. giza alanındaki piramitlere göre çok yüksek ve ihtişamlı durmasa da kendi çapında bi güzelliği var.

burada, yakınlardaki bi piramidin içine girme fırsatımız da oldu. yaklaşık 20 metre kadar dar bi tünelden aşağıya indikten sonra 2 tane nispeten geniş oda karşıladı bizi. odalardan biri hazine odasıymış zamanında, diğerinde ise piramitin sahibinin (firavun titi) lahiti var.

bu da alandaki kazılardan biri. üstündeki piramit yıkılmış sadece altındaki bu boşluk kalmış. normalde piramitlerin altında bu kadar derinlere giden boşluklar var ki odalar buralarda yapılıyor ilk, sonra da üstüne piramit çıkılıyor.

sakkara'dan dönüşte artık yavaş yavaş akşam oluyor. zaten kahirenin trafiği istanbuldan da beter, o yüzden şehre geri dönene kadar epey vakit geçiyor trafikte. günün son programı olarak da giza bölgesindeki ses ve ışık gösterisine katılacağız. piramitler ışıklarla aydınlatılıyor ve lazerlerle de şekiller çiziliyor kayalara, bir yandan da müzik eşliğinde tarihi anlatıyor ingilizce olarak.

buradan da otelimize geçiyoruz. sabah kahvaltıdan sonra havaalanına gideceğiz istanbul dönüşü için. kahirede bu kadar süre yeter de artar bile. her ne kadar çok güzel tarihi eserler içerse de şehrin keşmekeşliği, pisliği, düzensizliği ve kalitesizliği insanın canını sıkıyor. o yüzden dönüşte diyorum ki eğer bi günüm daha olsaydı kahirede otelden çıkmazdım herhalde. kesinlikle görülmesi gereken yerler var bu şehirde ama bunlar görüldüğü gibi hemen kaçmak lazım buradan.

10. günümüzün akşamında memleketimde evimde oluyorum. bir tatilin daha sonuna böylece gelmiş bulundum. bu yaşıma kadar yaptığım en kapsamlı gezi bu oldu herhalde. 10 gün içerisinde koca bi ülkeyi gezdik, dile kolay.

sıradaki gezim üzerinde şimdiden düşünüyorum, acaba hindistan mı olsa, çin mi olsa, nepal mi olsa, yoksa güney amerikada bi yer mi olsa halen karar verebilmiş değilim gerçi :)

o da muhtemelen anlık bi kararla verilecek bi şey olacak. göreceğiz...

mısır'ı geziyoruz, vol.4

seyehatimizin 6. gününde gözlerimizi hurghada'da açtık. sabah kahvaltısını otelimizin restorantında açık büfede yaptıktan sonra mayolarımızı ve havlularımızı sahil çantasına doldurdup da bizleri limandaki tekneye götürecek olan otobüse doluştuk.

hurghada, mısırın kızıldeniz sahilinde bulunan bi tatil kasabası. idare eder bi yer. özellikle kumsalları ve denizi harika.

teknemize atladık ve giftun adasına doğru yola çıktık. bi adanın açıklarında sığ olan bi yerde mola verdi tekne ve isteyenler mercanları izlemek için şinorkellerle denize girdi.

mercanlar cidden çok güzel. benim yüzmem çok ii olmadığı için denizin ortasındaki mercanları izleyemedim ama kıyıda tekrar denize girme şansımız oldu ve orada güzel mercan yataklarını bu sefer kaçırmadım ve uzun bi süre şinorkel ile izleme fırsatını yakaladım.

deniz inanılmaz temiz, çıplak gözle bile dibini görmekte zorlanmıyor insan. bi de sıcacık ki sormayın. ocak ayının sonunda türkiye karlar altındayken denize girmenin keyfi bambaşka :)

artık günün sonuna doğru geliyoruz. tabi bi de kış aylarında olduğumuz için günler de kısa, akşamın 5i gibi hava kararmaya başlıyor, o yüzden denizin tadına tam olarak doyamasak da içimizde kalmayacak kadar keyfini çıkarıp dönüş yolunu tutuyoruz. otele vardığımızda akşam yemeği bizi bekliyor, arından da hurghada'nın şehir merkezinde biraz yürüyüşe çıktım. fakat pek bi şey yok şehirde. bi papirüs dükkanından güzel işlenmiş bi papirüs kağıdı alıyor arkadaşım, sonrasında da otelimize dönüyoruz dinlenmek için.

otelinin lobisindeki bi turizim acentesinin standındaki afiş dikkatimizden kaçmadı önünden geçerken. hurghada'da denizaltı keyfini yaşayın yazıyordu kocaman. amanın! kaçırmamamız lazım tabi bu keyfi :D hemen gittik konuştuk neymiş ne değilmiş diye. sonra da ertesi günün sabahı için anlaştık. bi minibüs bizi alıp da götürecek denizaltılarının bulunduğu yere.

meğer önce tekneyle denizin açıklarına bi yerine gitmemiz lazımmış, denizaltıları yanaşamıyormuş sahile. o yüzden atladık tekneye ve yirmi dakika kadar gittik açıklara doğru. sonra da orada sırayla bu deliklerden girik içine denizaltının.

içerisi çok değişik gerçekten. çok heyecan verici bi deneyim oldu benim için. kaptan kabini karmaşık panellerle dolu ve oraya sadece kaptan ve yardımcısı girebiliyor.

her iki yolcu için bi pencere ayrılmış ve buradan dışarıyı seğrediyoruz. artık yavaş yavaş harekete geçti denizaltı ve batmaya başladık suyun altında. söylediklerine göre 25 metre derinliğe inecekmişiz.

balıklar görünmeye başladı bile tek tük.

biraz daha ilerledikten sonra denizaltının dışarısında bi dalgıç belirdi. şaşırdık epey :) adamın yaptığı şey elindeki yemlerle balıkları turistlerin pencerelerine çekmek. bizim önümüzden de geçerken dalgıç, bi sürü balık yığıldı bizim tarafa.

arkada da mercan yatakları görünüyor ve turistlere ilginç gelsin diye de batık gemiler koymuşlar kayalıklar arasına. araç ilerlerken biz de dışarıda olup bitenleri ve manzarayı seğrediyoruz. mercanlar, çeşit çeşit balıklar, deniz kestaneleri, taraklar, kabuklular...
denizaltı keyfimiz çok da uzun sürmedi tabi, 40-45 dakika sonra su yüzeyine çıkmıştık tekrar. otele döndüğümüz gibi bizim türk grubuna katılıyoruz ve safari için kiralanmış olan jiplere biniyoruz. istikamet çöl.

çölde bi kaç dakika gittikten sonra jipler bi yerde durdu ve rehber bize fotografta gözüken dağın dibindeki gölcüğü gösterdi. bilin bakalım işin aslı neymiş? meğer oradaki göl değil de serabın ta kendisiymiş. güneşin yansımasından dolayı gözler de yanılıyor ve sanki orada bi su birikintisi varmış gibi görüyoruz, hatta o kadar gerçekçi ki kayalıkların yansıması bile gözüküyor içerisinde.

çöl cidden çok güzel. bi yandan sıcak bi yandan kızgın kumlar... pek keyifli. tabi insan hergün bu tozun içinde olmak istemez ama hayatında bi kere olunca, her saniye değerli geliyor, her bi kum taneciği önem taşıyor.

çölün içlerine doğru jiplerle bayağı bi yol aldıktan sonra, bi bedevi köyünde mola veriyoruz. tabi çok da doğal bi yer değil burası. sırf turistlere göstermek için inşa edilmiş, fakat yine de köyün içerisinde yaşayanlar gerçek bedeviler. çevreyi gezerken kenarda bağlı olan develeri görünce gittik beslemeye ve elimizde olan şeylerden verdik birer birer :)
sonra da diğer tarafta, bedevilerin başlarında bekledikleri develere bindik ve kısa bi gezinti yaptık.

köydeki en ilginç şeylerden birisi de şüphesiz ki yılan müzesiydi. çeşit çeşit yılanların bulunduğu bu odada en etkileyici olanı tabiki kobra yılanıydı.

öğle yemeği vakti geldi de geçti bile. herkes açız diye sızlanmaya başladı. hele bu bedevi teyzelerin yaptığı taze ekmek kokusu etrafta hissedilince gidip aşırdık biraz ekmeklerinden. çok özel bi şey yapmamış olsalar da yine de o açlıkta gayet güzel geliyordu insana yaptıkları yufka ekmeğin tadı.

daha sonra da büyük bi çadırın gölgesindeki minderlere oturup da yemeğimizi yedik. oldukça yorucu bi gün olmuştuk. akşam üzeri gelmeden herkes yorulmuş ve geri dönelim diye inler olmuştu. aslında safari dönüşünü güneş battıktan sonra yapacaktık ki çölde gün batımını izleyebilelim ama o kadar yorgun olunca yalan oldu tabi.

bu gece iyi uyumamız lazım çünkü sabah gün ışımadan uyandırılıp da kahireye doğru yola çıkacağız otobüsle. o yüzden zaten yorgun olan bizler odalarımıza çekildik erkenden.

mısır'ı geziyoruz, vol.3

gemimizdeki son geceden sonra, bizleri luxor şehrinin kıyısında bırakıyor. oradan gezi alanlarına bizleri götürecek olan otobüse geçiyoruz. ilk hedefimiz krallar vadisi. zamanında firavunların gömüldükleri mezarlar ve hatta piramitler dahi yağmalanmaya başladığı için buna bi önlem almak istemişler. o yüzden bazı firavunlar, eşleri ve varisleri bu sert ve dik vadiler arasına oyulan derin çukurlara gömülmüşler ki yanlarına konulan değerli eşyalar yağmacılar tarafından talan edilmesin.

bu vadi bi yüz yüzelli yıl kadar önce keşfedildikten sonra, şimdi yanlış hatırlamıyorsam, 50 kadar mezar gün yüzüne çıkartılmış. bunlardan en önemlisi belki de tutankamon'un mezerıdır. 70 yıl kadar önce bu mezar açıldığında bakmışlar ki mezar ağzına kadar hazinelerle dolu. paha biçilemiyecek eserler var. normalde diğer mezarların hepsi keşfedildikten sonra yağmalanıyor ama tutankamonun tüm hazinesi yağmalanmadan kurtulup da kahiredeki mısır müzesinde sergileniyor günümüzde.


mezarların çoğunun girişi aşağıdaki gördüğümüze benziyor. bi çok mezar keşfedilmiş dedik ama hepsi değil tabi. biz oralarda gezerken, bazı yerlerde kazılar halen devam etmekteydi.
bu mezar yanılmıyorsam ramses IV ya aitti. tabi ki tüm eşyalar boşaltılmış. geriye ise sadece duvar süslemeleri ve ortadaki lahit kalmış.

bu da gezdiğimiz başka bi mezar. kimin olduğunu şu an hatırlamıyorum. yalnız gezdiğimiz en muhteşem mezar Tutmosis'e ait olandı. bu yazının ilk resmi de Tutmosis'in mezarına giden yolda çekildi. oldukça dar ve dik bi geçitten geçtikten sonra varılıyor mezarına. içerisi cidden çok güzel boyamalarla işlenmeşti. iyi ki de oraya çıkma zahmetine katlanıp da görmüşüz mezarı.

krallar vadisinde başımıza kötü bi olay da geldi. normalde mezarlar içerisinde flaşlı ya da flaşsız fotograf çekmek yasakmış ama çeken bi sürü insan görünce biz de bu güzellikleri kayıtlarımız arasına almak istedik tabi. fakat son mezarda bizi gören bi görevli, geldi ve makinemi elimden aldı. ceza olarak "tüm fotografları sileceğim (tüm mısır fotolarından bahsediyor, yaklaşık 1200 kayıt vardı o sırada makinede) ve makineyi geri almak için polise 500 mısır poundu (yaklaşık 125lira) falan ödemek zorunda kalacaksınız, 2-3 saat bekledikten sonra o da" diyordu. meğer şerefsiz adamın derdi rüşvetmiş. onun bunun evladı (bak sinirlendim yine hatırlayınca). neyse, biz 50 pound önerdik ama kabul etmedi adam. sonra rehberimizi çağırdık ve konuşmasını rica ettik. rehber de 50 pound'a kurtardı makinemizi sağolsun. sonra hızlı bi şekilde çıktık gittik zaten oradan.

harbi bu araplarda çok var rüşvetçilik, dolandırıcılık, hırsızlık ve ahlaksızlık. güya dindar bi ülke ama alakaları yok hakla hukukla. tamam belki biz fotograf çekmekle yanlış yaptık ama bu durumda o görevlinin yapması gereken şey alıp makineyi polise teslim etmekti. kaldı ki o 500 pound olayında da yalan atmış, polisten alacağımız bi formu doldurduktan sonra makineyi alabiliyormuşuz, ve sadece o mezar fotograflarını silmek yetiyormuş. ama işte şerrreefffsiz adam illa rüşvet alacak ya yalan üstüne yalan atıyor, hem de kendi tanrısının adına yemin ederek.

neyse, bu kötü olaydan sonra zaten krallar vadisindeki gezimiz sona ermişti ve hatşepsut tapınağına çıkmak için yola koyulduk. dağa oyularak yapılmış bu yapı oldukça ihtişamlı duruyor, gerek uzaktan gerekse de yakınından.

hatşepsut, eski mısırın tek kadın firavunuymuş. normalde kadınların firavun olması yasak fakat bu kadın o kadar güçlü bi kişiliğe sahip ki rakiplerini halt ederek tahta çıkmayı başarmış. fakat halk bunun kadın olduğunu bilmiyor ve bilmemeleri de gerekiyor çünkü kurallara aykırı. o yüzden hatşepsut ne zaman halkın arasına çıkacaksa, o zaman göğüslerini bi şey ile bağlayıp da erkek kıyafetleri giyiyormuş ki kadınlığı belli olmasın.

bu tapınakta da bazı hiyeroglifler renkli olarak kalmayı başarmış. açıkta olsalar bile üstleri kapalı olduğu için yağmur ve güneşten çok etkilenmemişler herhaldeki böyle yer yer renkli kalabilmişler. ha bir de tabi bu tapınağın yüz yıllar boyunca kum altında kaldığını düşünürsek, boyaların korunmuş olması mantıklı geliyor.

hatşepsuttan sonra tekrar gemiye döndük öğle yemeği için ve yemekten sonra bu sefer eşyalarımızı da toplayıp bindik otobüslere. sıradaki istikamet karnak tapınağı. mısırın en büyük ve en ihtişamlı tapınağı. vakt-i zamanında bu tapınak mısırın tüm gelirinin yüzde 10unu mu ne alıyormuş. yani o kadar zengin bi yermiş ki, yüzlerce kilometre karelik toprakları, binlerce hayvan sürüleri ve işçileri neyim varmış.

ramses II firavun olduğunda, karnak zaten var ve büyümeye devam ediyor. fakat uyanık ramses, tüm eski firavunların isimlerini ve heykellerini kaldırtıyor karnaktan, sonra da her bi köşesine kendi eserlerini ve ismini yerleştirtiyor. dolayısıyla da gerek o zamanki halk, gerekse de tarih boyunca bu tapınak hep ramsese atfedilmiş, diğer firavunların katkıları hiçe sayılarak.

bu fotograflara bakınca da sanki sütünların sonsuzluğa doğru uzayıp gittiğini hissediyor insan. ama cidden öyle :) bi ucundan bi ucuna gidene kadar nefes nefese kalıyorsunuz.

bu fotografta da sanki ufuk çizgisine kadar giden sütünlar gözüküyor.

karnaktan sonra sıra luxor tapınağında. bu tapınak da mısırın ikinci büyük tapınağı karnaktan sonra. ama büyüklük olarak belki karnağın anca yarısı kadardır.

bu tapınağa oldukça geç vakitte gidebildik. hatta gruptaki teyzeler gün içerisindeki yoğun tempodan yorulmuş olacaklar ki istemiyorlar burayı gezmeyi. biz tabi ısrar ediyoruz rehbere, ve mısıra gelip de luxor'u göremezsek turu şikayet ederiz diye de tehdit ediyoruz üstü kapalı :)

mısırda turistlere yönelik çok terör saldırısı olmuş son 20 yıl içerisinde. bu yüzden de şehir dışında otobüsle yolculuk yapılacaksa, ya konvoy içerisinde gitmek gerek, ya da polis eskortluğunda. bizim grubumuz luxorda çok vakit harcadığı için akşamki konvoyu kaçırdı. luxordan hurghadaya çöl boyunca yapacağımız 4 saatlik bi yolumuz vardı halbuki önümüzde. konvoyu kaçırdığımız için polis bizim grubu çöle salmadı. o yüzden rehber eskort ayarlayana kadar 3-4 saat kadar boş boş beklemek zorunda kaldık şehirde. ama sonunda 1000 pounda mı ne bi polis arabası ayarlanınca başladık yolculuğa tekrar.

mısırlı salak şöförlerin dikkatsiz otobüs kullanması ve geceleri farlarını yakmamaları bizim yüreklerimizi ağızlarımıza getirdi, ayrıca midemiz de altüst oldu yol boyunca. ama hurghadaya ulaştığımız gibi otellerimize çekildik ve yorgunluktan direk uykuya daldık zaten. ertesi günü kızıldenizde güzel bi ada turu bizi bekliyor olacak.